Translate

11 Ocak 2012 Çarşamba

Jane Austen’ın Oturma Odası…


Yeğeni James Edward Austen-Leigh, Jane Austen’ın nasıl çalıştığını günlüğü Memoir of Jane Austen’de şu şekilde anlatır:

“Bütün bunları nasıl başardığı şaşırtıcıdır, çünkü sığınabileceği ayrı bir çalışma odası yoktu ve çalışmalarının çoğu, birçok kez rastlegele yarıda kesilme pahasına herkesin oturduğu oturma odasında ortaya çıkarılmış olmalı. Bu uğraşının kendi ailesi dışında herhangi bir kimse ya da konuklar ya da hizmetçiler tarafından anlaşılmamnasına özen gösterirdi.” 

"EL YAZMALARINI SAKLAR"

1775-1817 tarihleri arasında, anne babası ve altı erkek kardeşiyle birlikte yaşayan Jane Austen, romanlarını yazarken oldukça zorluk çekmiş olmalı.


Virginia Woolf, 19.yüzyılda orta sınıftan bir ailenin tek bir oturma odası olduğunu belirterek, “Kadınların hiçbir zaman kendilerine ait diyebilecekleri bir yarım saatleri yoktur” tespitini aktarıyor:

“Her zaman işi yarıda kesilirdi. Yine de, orada düzyazı ve roman yazmak, şiir ya da oyun yazmaktan daha kolaydı. Daha az dikkat gerektiriyordu, Jane Austen yaşamının sonuna dek böyle yazmıştır. (…) Jane Austen el yazmalarını saklar ya da üzerlerini kurutma kağıtıyla örterdi. Ondokuzuncu yüzyılda bir kadının gördüğü tüm yazınsal eğitim kişilik gözlemciliği ve duyguların incelenmesinden oluşurdu. Duyarlılığı, yüzyıllardan beri ortak oturma odasınca geliştirilmişti. İnsanların duyguları onun üzerinde etki bırakırdı; yakın akrabalar her an gözlerinin önündeydi. Bu yüzden orta sınıf kadını yazmaya başlayınca doğal olarak roman yazdı. (…) Acaba diye düşündüm, Jane Austen el yazmalarını konuklardan saklamayı gerekli görmemiş olsaydı, Pride and Prejudice daha iyi bir roman mı olurdu? Anlayabilmek için birkaç sayfa okudum ama içinde bulunduğu koşulların yapıtını en küçük biçimde zedelediğine değin hiçbir iz bulamadım.Belki de onun en büyük mucizesi buydu.”

(Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf, Afa Yayıncılık)
(Pride and Prejudice //Gurur ve Önyargı / Aşk ve Gurur//, Jane Austen)

10 Ocak 2012 Salı

Yazarların Ruh Durumu ve Shakespeare …


Virginia Woolf, bir eserin ortaya çıkma noktasında yazarın ruh durumu ile ilgili “anlaşılmaz eylem” ifadesini kullanır ve yazarlarla ilgili tarihi bir gerçeği ortaya koyar. 

“Örneğin Lear ve Antony ile Kleopatra’yı yazdığı sırada Shakespeare’in ruhsal durumu neydi? Hiç kuşkusuz varolan ruh durumlarının bir şair için en elverişli olanıydı. Ama Shakespeare bu konuda hiçbir şey söylememiştir. Yalnızca rastlantı sonucu ve üstünkörü olarak ‘hiçbir zaman tek bir satır bile silmediğini’ biliyoruz. Gerçekten belki de onsekizinci yüzyıla dek, hiçbir sanatçı kendi ruh durumuyla ilgili herhangi bir şey söylememiştir. Bunu Rousseau başlatmış olabilir. Her neyse ondokuzuncu yüzyıla gelindiğinde kişisel bilinç öylesine gelişti ki, yazarların ruh durumlarını, itirafname ve özyaşamöykülerinde anlatmaları alışkanlık haline gelmişti. Yaşamları da yazılıyordu ve ölümlerinden sonra mektupları basılıyordu. Bunun sonucunda Lear’i yazdığı zaman Shakespeare’in neler yaşadığını bilememize karşın Fransız Devrimi’ni yazarken Carlyle’in neler yaşadığını; Madame Bovary’i yazarken Flaubert’in neler yaşadığını; Keats’in ölümünün gelişi ve dünyanın umarsızlığına karşı şiir yazarken neler yaşadığını biliyoruz.”


SHAKESPEARE’İN BERAKKLIĞI VE İÇ UYUMU

Woolf, Shakespeare hakkında çok az şey biliniyor olsa da onun eserlerinde ulaştığı seviyeye bakarak, onun iç dünyasındaki karmaşayı sona erdirmiş olduğu kanaatine varır ve bunun her yazarda rastlanamayacak mucizeye yaklaşan bir berraklık ve iç uyumunu yansıttığı yorumunu yapar:

“…çünkü Antony ve Kleopatra’nın olduğu bölümü önümde açık duran kitaba bakarak, sanatçının ruhu ve kafasının, içindeki yapıtı eksiksiz ve olduğu gibi açığa çıkaracak o mucizeye yaklaşan büyük çabayı ortaya serebilmesi için Shakespeare’in aklı ve ruhu gibi berrak, uyum içinde olması gereklidir. İçinde bir tek engel, bir tek öğütülmemiş yabancı madde olmamalıdır. (…) Karşı koymak, yol göstermek, bir haksızlığı açığa vurmak, bir şeyin öcünü almak, bir güçlük ya da acıya dünyanın tanıklık etmesini sağlamak arzusunun tümü onun bedeninden kovulmuş ve hazmedilmiştir. Yapıtını eksiksiz dile getirebilmiş biri varsa o da Shakespeare’dir. Yine kitap raflarına dönerek berrak, hiçbir engel tanımamış bir zihin varsa o Shakespeare’inkidir diye düşündüm.”

ANTONİUS VE KLEOPATRA

Shakespeare’in  (1564-1616), Antonius ve Kleopatra’yı 1606 ya da 1607 yıllarında yazdığı tahmin ediliyor. Kleopatra’dan ayrılarak Roma İmparatoru Caesar’in kız kardeşi Octavia ile evlenen komutan Antonius, bir süre sonra karısını geride bırakıp yine Kleopatra’ya döner. Daha sonra Caesar ile savaşan Antonius yenilir ve ölür. Kleopatra da kendini öldürür. 

Sabahattin Eyüboğlu’nun çevirisiyle Antonius ve Kleopatra’da, Antonius yenilgiden sonra şunları söyler:

“Kulak verin! Üstüme basma, diyor toprak bana!

Utanıyor beni sırtında taşımaktan gelin doslar;
Ben çok geç kaldım bu dünyada,
Yolumu yitirdim artık bir daha bulmayasıya.
Bir gemim var, altın yüklü; alın, paylaşın;
Gidin anlaşın Caesar’la.”

Antonius’un, yanındaki Kleopatra’ya, ölmeden önceki sözleri:

“Yanıp yakınmayı bırak, bu acıklı sonuma bakıp;
Ne olur, yaşadığım şanlı günleri düşün yalnız
En büyük sultanı oldum dünyanın, en soylusu;
Düşkünce ölüyorum şimdi, korkakça değil ama,
Yurttaşımın önünde yerlere yatarak değil:
Bir Romalı kahramanca yıkılıyor
Bir başka Romalı zafer kazanırken.
Soluğum kesiliyor, konuşamıyorum artık."

Kleopatra:

“İnsanların en soylusu, ölmek mi istiyorsun?
Beni düşünmüyor musun hiç? Ben kalır mıyım
Bu tatsız, bu sensiz bir çöplük olan dünyada?
Dostlar, bakın, dünyanın tacı eriyip gidiyor,
(Antonius ölür)
Ah gitti, soldu zafer çelengi savaşların!
Askerlerin askeri yok oldu: genç oğlanlar, kızlar
Erkek diye çıkabilirler artık ortaya şimdi.
Büyük küçük kalmadı. Doğan ay
Görülmeğe değer bir şey bulamayacak dünyamızda.
(Kleopatra bayılır)

KRAL LEAR

1606 yılında İngiltere kralı I.Jakob’un huzurunda temsil edilen Kral Lear, üç kızının kendisine sadakatini ölçmek için sorular soran kralın, samimi ama yeterince hoşnut edici olmayan cevap veren küçük kızını mirasından yoksun etmesi sonrası, mirasa konan diğer iki kızın babalarına ihanetlerini anlatır. Ama sonunda babasını kurtaran küçük kızı olur. 

Seniha Bedri Göknil’in çevirisiyle, Kral Lear’dan bir diyalog:

Lear:

“İliklerimize kadar işleyen bu korkunç fırtınayı sen mühim bir hadise mi zannediyorsun? Senin için belki öyledir. Fakat daha büyük bir hastalık varken daha küçüğünün tesiri hemen hemen hiç hissedilmez. Bir ayı ile karşılaşırsan ondan kaçarsın; fakat kaçtığın yol seni azgın denize doğru götürürse o zaman ayıya kafa tutarsın. İnsanın zihninde huzur olursa vücut hassaslaşır. Ruhumda kopan fırtına duygu organlarından her türlü hassasiyeti yokediyor. Evlat nankörlüğü!  Tıpkı bu, ağzın kendisine yiyecek getiren şu eli ısırması gibi!...”


(Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf, Afa Yayıncılık)
(Kral Lear, Shakespeare, Remzi Kitabevi Yayınları)
(Antonius ve Kleaopatra, Shakespeare, Remzi Kitabevi Yayınları)

9 Ocak 2012 Pazartesi

Sofiya Tolstoy’un Pişmanlığı...



Sofiya Tolstoy, ölmeden hemen önce pişmanlığını oğlu Sergei Tolstoy’a, “Durmadan onu (Tolstoy) düşünüyorum. Onunla yaşıyor ve ona karşı iyi olamadığım, ona iyi davranamadığım için acı çekiyorum.” sözleriyle dile getirir.

Anne ve babaları kızgın veya keyifsiz oldukları zaman, çocukları birbirlerine bakar ve “Bak, şimdi güncelerini yazmaya gidecekler!” derlermiş.

Günce yazmaya gidecek olanlar Leon Tolstoy ile karısı Sofiya Andreevna Tolstoy'dur…Aralarında sorun olduğunda, bir tür terapi gibi bununla ilgili duygularını güncelerine yazarlar. Ama bunun terapi olmasını engelleyen en önemli olay daha sonra yaşanır, çünkü Tolstoy’un torunu Tania Sukhotin Tolstoy'un ifadesine göre, büyükbabası ile anneannesi gizlice birbirlerinin günlüklerini okurlar:

“SOFİ'Yİ GÜCENDİRDİ"

Sofi ve Leon Tolstoy’un (biraz anormal olduğunu söylemeye cesaret edeceğim) bir huyları vardı: birbirlerinin özel güncesini okumak. Bu huy, onların evlilikleri boyunca sürdü. Bu hastalıkları bir sürü kırıklığa ve üzüntüye neden olduğu gibi, hiç kuşkusuz, zaten yeterince karmaşık ve dayanıksız olan ilişkilerini de sadeleştirmedi. Bu durum, Leon Tolstoy’un evlenmeden önce, bekarlık güncesini genç nişanlısına açıklama kararı verdiğinde başladı. Bu günce o denli buruk ve çetin, o denli ayrıntı ve anlatımlarla doluydu ki, Sofi’yi gücendirdi, şaşırttı ve aşırı kertede yaraladı. (…) Günceyi genç kıza okuduktan sonra uykusuz bir gece geçiren Tolstoy kızın evlenmekten vazgeçebileceği düşüncesiyle dehşete kapıldı. Ertesi sabah nişanlısının yanına çok sıkıntılı olarak geldi ama o kendisini kucaklayarak karşıladı. Ve birbirlerinin kolları arasında ağladılar. Bununla birlikte, güncesinin okunmasından kaynaklanan kırıklık genç kadının gönlünden hiç silinmedi.”

SARAY DOKTORUNUN KIZI

Kont Leon Tolstoy, Kremlin Sarayı’nda oturan saray doktorunun kızı Sofiya Behr ile evlendiğinde, ondan onaltı yaş büyüktü. 18 yaşındaki genç kızın ailesi zengin değildi, kendi işlerini yapmaya alışkındı. 1862’de evlenen çift hayatlarını, çocukların eğitimi için kışları Moskova’da bir dönem bulunmak dışında Iaznaya Poliana köyünde  geçirdi. 

Torun Tania Tolstoy, “Büyükannem, 1862 yılından, kocasının öldüğü 1910 yılına kadar güncesini yazdı. 1905 tarihinden öldüğü 1919 yılına kadar da ayrıca Euphemerides (değişik tarihlerin aynı gününde meydana gelen olayların kaydedilmesi) adında bir tür günlük tuttu.” diye anlatır. Evin idaresi, çocukların bakımı, evdeki yardımcılarla birlikte hep Sofiya Tolstoy’a aittir. Evlendiklerinde zaten tanınmış bir yazar olan Tolstoy’un yazdığı eserleri kopya etme görevini de üstlenen Sofiya Tolstoy, bunu kırkbeş yıl boyunca sürdürmüştür.


DAHİNİN KARISI

Ama buna rağmen, eşler arasında çekişme yıllar geçtikçe azalacağına artar. Sofiya Tolstoy’un psikolojik rahatsızlığının ortaya çıkması, Tolstoy’un kendisini dine vererek, yeni bir hayat felsefesi arayışına girmesi, karşılıklı anlayışsızlıklar zaman zaman gerginliklerini artırsa da, torun Tania her ikisinin de her zaman birbirlerini sevdiklerini söyler. 

Sofiya Tolstoy, aslında zor bir görevle karşı karşıya olduğunun bilinciyle, kendisinin çok suçlanacağını görerek güncesinde şu dilekte bulunur:

“Gençlik yıllarından beri, bir dâhinin, bir büyük adamın karısı olmak gibi üstün bir yeteneği, zayıf omuzlarında taşıma gücüne sahip olmayana karşı hoşgörülü olunsun.”

(Sofiya Tolstoy’un Güncesi, Düşün Yayınları)

8 Ocak 2012 Pazar

Orhan Veli ve Süleyman Efendi’nin Nasırı…


Edebiyat eleştirmeni Berna Moran, bugün çok fazla üzerinde durmadığımız, yazarın eseriyle ilgili yorumunu olduğu gibi kabullenme kolaycılığımızı sorgulamamızı sağlayacak bir ilkeye sayfalar ayırmıştır.

“Yazarın amacı olan anlamla, eserin anlamı aynı olmayabilir; bundan ötürü eserin yorumlanmasında son söz, eseri yaratan sanatçının değildir. Yazar da eseri karşısında bizim gibi bir okurdur; yaptığı yorumu öteki yorumları değerlendirdiğimizi gibi değerlendiririz. Eserin bir tek yorumu yoktur.(…)

“Yazarın yorumu ile yetinmememizin başka nedenleri de vardır. Çoğu kere iyi bir sanat eserinde sanatçının farkında olmadan koyduğu şeyler bulunur. Eserin anlamı onun sandığından daha zengindir. (…) Nitekim büyük sanat eserleri çağlar boyunca didiklenmiş, yeni yorumları yapılmış, gizli kalmış zenginlikleri belirtilmiştir. Hamlet eleştirileri bu söylediğimizi doğrulayacak örneklerdir.”

ŞİİR VE NASIR!..

Moran, 1941 çıkışlı Garip akımının Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat ile birlikte üçüncü şairi Orhan Veli Kanık’ın, “Süleyman Efendi’nin nasırı” ndan sözettiği  şiirini “anlam” sorunu açısından değerlendiriyor, ama önce söz Orhan Veli’nin:

KİTABE-İ SENG-İ MEZAR

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar,
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi,
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allah’ın adını,
Günahkar da sayılmazdı.

Yazık oldu Süleyman Efendi'ye.

Mesele falan değildi öyle,
To be or not to be kendisi için,
Bir aksam uyudu;
Uyanmayıverdi.

(…)

Orhan Veli’nin, Süleyman Efendi’nin nasırından söz edip ‘Yazık oldu Süleyman Efendi’ye’ diye bitirdiği şiir, o günlerde şaşkınlık yaratmış, yadırganmış ve çok hücuma uğramıştı. Oysa şair bu tarz bir şiiri belli bir amaçla yazmıştı. Eski şiirde yıkmak istediği şeyler vardı. ‘Ben hayatı sadelik içinde geçmiş basit bir adamın hayatından bahsetmek istedim. Acayiplik olsun diye yazmadım.’ diyor. Arkadan Melih Cevdet Anday da ‘Gerçekte o şiir Orhan Veli’nin yıkıcı şiirlerinden biridir. Şiirimizi kibarlıktan, hasta bir duygululuktan temizlemek istiyordu’ diyor. Amacın açıklanması şiire ne yönden bakacağımızı gösteriyor ve diyelim ki, bu şiir yıkıcılık amacında başarıya ulaşmıştı; o halde şiir başarılı, güzel bir şiir midir? Asım Bezirci şu yargıya varıyor: ‘Gerçi, Kitabe-i Seng-i Mezar’a güzel bir şiir denemez, yer yer nesre kayar, dili de arı ve duru sayılmaz ama alabildiğine yeni ve yıkıcı bir eserdir. Bundan dolayı, yayımlanınca bomba gibi patlar, çevresinde geniş yankılar uyandırır.’ Yani her amacın gerçekleşmesi şiirin güzel olmasını sağlamıyor.”

(Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, Berna Moran, Cem Yayınevi)
(Bütün Şiirleri, Orhan Veli Kanık, YKY Yayınları)

Tolstoy’un Nöbeti


Stefan Zweig, Tolstoy’un hayatını şu sözlerle özetler:

“Yirminci yaşı ile ellinci yaşı arasında geçen otuz yıl boyunca Tolstoy, eserlerini yaratarak, kaygısız-tasasız ve hür bir şekilde yaşamıştır. Ellinci yaşı ile ölünceye kadar geçen otuz yıl boyunca ise yalnızca, insan aklının kavrayamayacağı bir şeyi, hayatın anlamını kavramak ve öğrenmek için yaşamıştır.”

Tolstoy, yaşadığı sürece günlüklerini tutmuş ve bunu zamanını boşa geçirmemesini sağlayacak bir disiplin aracı olarak kullanmıştır. Zweig, günlükleri sayesinde Tolstoy’un, “çağımızın, hakkında en fazla belgeye sahip olunan kişisi” olduğunu ifade eder. 

"EN GİZLİ DÜŞÜNCELERİ"

“Günlüğü sayesinde, on yedi yaşında bir genç olduğu zamanki halinden tutun da seksen yaşındaki ihtiyar haline varıncaya kadar bilgi edinebiliyoruz; gençlik tutkularını, evliliğin trajedisini, en gizli düşüncelerini, en çılgınca ve en sıradan davranışlarına varıncaya kadar onunla ilgili herşeyi tam bir kesinlikle biliyoruz, çünkü Tolstoy, ‘kapıları ve pencereleri ardına kadar açık tutarak’ yönetmekten hoşlanır kaderini – 'ağzı sıkı sıkıya kapalı’ yaşamış olan Dostoyevski ile onun arasında bu noktada da tam bir karşıtlık vardır.”

“KENDİ HAYATI BAŞINDA NÖBET”

“Böylece, hiçbir günü belli bir kar sağlamadan geçmesin diye, günlerinin her birinin verimliliğini denetleyecek bir araç icat ediyor: Günlüğü, önce, pedagojik bakımdan ilerlemesini hızlandıracak, kendini ta derinden tahlil etmesini sağlayacak ve ‘kendi hayatı başında nöbet tutacak’tır (Tolstoy’un bu deyimini aklımızdan çıkarmamalıyız). Acımasız bir hoşgörüsüzlükle, bu genç çocuk, günlerinden birinin sonucunu şöyle özetliyor:

‘Öğleden saat ikiye kadar Bigişev’le, uluorta konuşarak, böbürlenerek ve kendime yalan söyleyerek. İkiyle dört arasında jimnastik: Az bir dikkat ve sabırla. Dörtten altıya kadar, yemek ve yararsız alış-verişler. Evde hiç yazı yazmadım: Tembellik; Wolkonski’ye gitsem mi gitmesem mi, karar veremedim; orada pek bir konuşma: Alçaklık. Kötü bir şekilde davrandım: Alçaklık, boş-gurur, sersemlik, zayıflık, tembellik.’

Tolstoy’un genç elinin nasıl bir acımasızlıkla kendi boğazına sarıldığını görüyoruz ve bu acımasızlık altmış yıl boyunca sürecektir; on dokuz yaşında olduğu gibi, seksen iki yaşındaki Tolstoy da, kırbacını hala tepesinden eksik etmeyecektir.”

(Dünya Fikir Mimarları, Cilt III, Stefan Zweig, İş Bankası Yayınları)

Tolstoy SAVAŞ ve BARIŞ’ı Yedi Defa Yazdı…


Kelime işçisi Tolstoy’un, büyük eseri Savaş ve Barış’ı çok büyük bir emek vererek yazdığını, bir başka yazar Stefan Zweig’tan öğreniriz. Biyografilerini yazdığı çok sayıda kişiyle ilgili inanılmaz bir emek veren Zweig, Tolstoy’un çalışmasının ne anlama geldiğini en iyi anlayabilecek kişilerden biri olmalıdır:

Savaş ve Barış, iki bin sayfalık bu koca destan, yedi defa gözden geçirilip düzeltilmiştir; bu eserle ilgili taslaklar ve notlar büyük sandıkları doldurabilirdi. En ufak bir tarihi olay, her somut ayrıntı dikkat ve özenle belgelendirilmiştir; Borodino Savaşı’nı anlattığı sahneye objektif bir kesinlik kazandırabilmek için, Tolstoy, at üzerinde, elinde kurmay haritası olayın geçtiği yerde iki gün dolaşmıştır; hayatta kalan birinin ağzından, olayları süslemeye yarayacak ufak bir ayrıntıyı öğrenebilmek için trenle fersahlarca yol katetmiştir. Yalnızca bütün kitapları ve kütüphaneleri karıştırmakla kalmamış, ufacık bir gerçek parçası daha ele geçirebilmek için soylu ailelere sorular sormuş, özel mektuplardan ve bilinmeyen belgelerle dolu arşivlerden yararlanmıştır. Bu şekilde yıllar boyunca, on binlerce, yüz binlerce küçücük gözlem, tıpkı cıva damlacıkları gibi toplanmış, biriktirilmiş, sonunda yavaş yavaş ve onları birleştirecek herhangi bir şeye ihtiyaç olmaksızın, bir araya gelmişler, birbirlerine karışmışlar, böylece yuvarlık, tam ve kusursuz bir bütün yaratmışlardır.”

ROMAN BİTİNCE RUH ÇÖKÜNTÜSÜ…

“Yedi yıl boyunca Tolstoy günde sekiz saat, on saat çalışabilmektedir; bunun içindir ki, sinirlerinin son derece sağlam olmasına rağmen, bu adamın, her büyük romanından sonra bir ruh çöküntüsü geçirmesine şaşırmamak gerekir; midesi birdenbire çalışmaz hale geliyor, duyuları bulanıklaşıyor ve bocalamaya başlıyor; büyük bir eserini tamamladığı zaman her seferinde, bir rahatsızlık ve yetersizlik duygusuna, bir çeşit bunaltıcı hüzün duygusuna kaptırıyor kendini; her türlü uygarlıktan uzak bir yere, mutlak bir inzivaya çekilmesi, bir kulübede yaşayarak ve kımız kürü yaparak manevi dengesini yeniden kazanabilmek için Baschik’lerin yanına steplere gitmesi gerekiyor.”

(Dünya Fikir Mimarları, Cilt III, Stefan Zweig, İş Bankası Yayınları)

İstanbul’un Fethi Sırasındaki Menkıbeler


İstanbul, 53 gün süren savaş sonunda Fatih Sultan Mehmet’in ordusuna kapılarını açar. Prof İlber Ortaylı, Osmanlı askerlerinin sayısıyla ilgili 100 binden 400 bine kadar varan değişik rakamlar verildiğini ancak gerçekte bunun daha az olması gerektiğini belirtir. 

Şehri savunan Bizanslıların sayısının daha az olduğunu ifade eden Ortaylı, insanların çaresiz kaldıklarında en olmayacak şeylere inandıklarının örneklerinden birini şu sözlerle dile getirir:

“Halk son ana kadar Meryem Ana’nın kendilerini kurtarmasını bekledi. Son gece Ayasofya’daki ayinde imparator, Meryem Ana’nın geleceğini tebliğ etti. Halk hala, Türkler içeri girdiği zaman, meleklerin duvarları yarıp ortaya çıkacakları ve Türkleri kovacakları beklentisi içindeydi. Menkıbeler felaket anında canlanırlar.”

AYASOFYA’YI YAĞMALAYAN HAÇLILAR

Ortaylı, Haçlı seferleri sırasında İstanbul’u işgal eden Katolik Romalıların yaptıkları yağmalama nedeniyle Bizans halkı gözünde itibar kaybettiğine dikkat çeker:

“Onlar için Katoliklik 1204’de muhteşem şehri işgal eden, hileyle, onun bütün zenginliklerini hatta Ayasofya’nın önündeki hipodromda etrafı pirinç levhalarla kaplı dikilitaşın pirinç kaplamalarını bile yağmalayacak kadar görgüsüz, kan dökücü ve bütün kütüphaneleri yokeden Latin istilası demekti. Bu nedenledir ki, hem Bizans’ın son başbakanı Notoras hem Gennadios gibi halkın çok itimat ettiği ruhaniler, ‘Bu memlekette, Freng’in ekmediğindense, Türkün sarığını ve kılıcını tercih ederiz’ demişlerdir.

“Fetihten sonra şurası açık bir vakıadır: Şehir teslim olmadığı için üç gün boyunca ganimete, yani yağmaya müsaade edilir. Bu kuraldır. Eğer şehir bir ayda teslim edilseydi bu olmayacaktı.”

FATİH'İN İSTANBUL’U YENİDEN İNŞAASI

Ortaylı, fetihten sonra, Haçlı seferlerinin yapıldığı 13.yüzyıldan itibaren harap durumda olan İstanbul’un yeniden inşasının gerektiğini ve bunun için Anadolu’nun çeşitli yerlerinden hem Müslüman hem de Hıristiyanların getirildiğini belirtir.

“İnsan deposu sayılan bugünkü Konya, Niğde ve Aksaray vilayeti, yani o zamanki Karaman ve Karaman’ın muhtelif merkezlerinden hem Müslüman Türkler hem de Hıristiyan Türkler kısmen İstanbul’a getirilmiştir. Bu da yetmemiştir. Fatih imparatorluktan kendi kontrolümüzdeki yerlerden Ermeni nüfusu yerleştirmiştir. Bu nedenledir ki 1461’de Bursa’nın metropoliti Hovakim, Osmanlı Ermenilerinin, yani bu milletin başına tayin edilmiştir.”

“Nihayet 15. Ve 16.yüzyıllarda yoğun Yahudi göçüyle İstanbul ve Selanik, Yahudi dünyasının en önemli iki merkezi haline geldiler.”

HÜRREM SULTAN

Ortaylı, Kanuni döneminde edebiyatın çok gelişmiş olduğunu, “Galiçya bölgesinden bir papazın kızı olduğu söylenen” Hürrem Sultan’ın da Türkçeyi çok iyi kullandığını anlatır:

Hürrem Sultan hiçbir zaman Valide sultan olmadığı halde, kendisine padişah çocuklarının anası olarak sultan ünvanı verilmiştir. Bir takım hayır eserleri ile İstanbul’da ve Kudüs’te anılır. Hürrem Sultan şiire meraklıydı ve dili çok iyi kullanırdı. Şahsen Kanuni ile yazışmaları edebiyat tarihimize geçecek sayfalardır; ama bunu merak edip çoluğa çocuğa öğretecek himmet ve gayret kimde kaldı?”

(Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek, İlber Ortaylı, Timaş Yayınları)